EDY

Edebiyat Dergisi
Yayınları

N. Pakdil
♦ Kitaplarımız
Baskısı Bulunanlar
Baskısı Tükenenler
♦ Nuri Pakdil
Nuri Pakdil
Bir Biyografi Denemesi
♦ Edebiyat Dergisi
Edebiyat Dergisi
Dergi Sayfalarından
Dizin (1969-1984)
♦ Edebiyat Dergisi Yayınları
E.D.Y. Hakkında
E.D.Y. Kataloğu
Tüm Kitaplar
♦ Değiniler/Seçilenler
Değiniler
Seçilenler
♦ Satış Noktaları
Kitapçılar
Online Satıcılar
♦ İletişim
İletişim Bilgileri
İletişim Formu
♦ Mesaj Panosu
Mesajları Oku-Oyla
Mesajını Ekle
 
İçerik Sorumlusu
İdris HAMZA
Internet İlk Yayım Tarihi
3 Kasım 2002
 
Büyük sorunlar, ağır ağır konuşulmalı, bağırarak değil (Bir Yazarın Notları II, s. 112)

Değiniler

19 Kişi Online
19 Ocak 2018 Cuma 18:54:23

 

İnsanın Süren Sorgusu

Ahmet Edip Başaran

9307. Gösterim
Kırklar Edebiyat Dergisi, Sayı: 17, Ocak-Şubat 2002

“Bekçi: ...Belki çok eski bir hükmü uygulamak için geliyoruz dünyaya...” (Umut/Nuri Pakdil)

Nuri Pakdil, yazın dünyamızda kendine özgü bir hat oluşturmuş ender yazarlardan birisi. Bir dönem yönetimini üstlendiği xEdebiyat dergisi ve yayınları, önemli bir sanat ve kültür olayı olarak günümüzde hâlâ konuşulmaktadır. Bu bağlamda Pakdil, günlükleri, şiirleri, oyunları, çevirileri ve denemeleriyle özgün bir yazın adamı olarak çıkıyor karşımıza. Pakdil’i özgün kılan nokta ise; yazdıkları, yazdıklarının oluşum yeri olan ‘tavır adamı kişiliği’ ve bütün bunların toplandığı ilkelerinden, inançlarından ve çizgisinden asla taviz vermeyen müslüman kimliği. Hiç kuşkusuz bunlar Pakdil’i ve sanatını anlamada önemli ipuçları.

Pakdil, alışageldiğimiz kelimelerle ve kavramlarla konuşmuyor yapıtlarında. Çünkü nefesi tükenmiş, beyin kasları işlevsizlikten hantallaşmış aydınların elinde aşınan, hiçbir anlam zenginliği/derinliği kalmayan kelimelere, kavramlara Pakdil’in dünyasında yer yoktur. O, bu bakımdan müstesna bir yazar ve bir uç örnektir.

Pakdil’i ve yazdıklarını öncelikle, bir kimlik erozyonuyla karşı karşıya kalan ve kültürel hafızasını yitirmekte olan bir topluma yöneltilen “eve dönün!” çağrısı olarak değerlendiriyorum. Çünkü ev, Pakdil için yabancılaşma adı verilen silik ve yapışkan sıvının giremediği tek yerdir. (Bu cümle ısrarla ve hâlâ “ev”ini koruyabilmiş insanlar için yazılmıştır, gerisi fiyasko!) Elbette, burada sözünü ettiğim “ev”i; hem somut anlamda yaşanılan yer olarak, hem insanın iç dünyası olarak, hem de Pakdil’in ‘yerli coğrafya’ dediği ve kalın harflerle vurgusunu yaptığı kültürel bir coğrafya ve yurt olarak kullanıyorum.

1984 yılında Edebiyat dergisinin kapanışı ve Pakdil’in 13 yıl sürecek ve her geçen yıl derinliğini arttıracak bir “sessizliğe” çekilmesinden sonra, onun “eve dönün!” çağrısı bir uyarı olarak kaldı zihinlerde. Bu dönemden sonra gelen kuşaklarsa bu çağrıdan habersiz yaşadılar. Sükût Sûretinde, çağrının ve sorgunun yeniden başlatıldığı bir dönemecin ilk yapıtıydı. Bu yapıt dolayımında uç bulan tartışmalarsa bir çeşit körler ve sağırlar diyaloğunu andırdı ne yazık ki. Bütün bunları yeni baştan tekrarlamayı yersiz buluyorum.

Pakdil’in yazın dünyasında kendine özgü kavramlarla çerçevesi çizilen bir duyarlılık ekseni görüyoruz. Yukardan gelen, dayatılan üst kültürün (aslında ‘kültürsüzlüğün’ demeliydim) verilerine karşı Pakdil, alt kültürün unutturulmaya çalışılan “sanatsal gücü”nü ön plana alarak kültürel bir varoluş saptaması yapıyor. Burada Pakdil’in yazın dünyasındaki mihenk taşının “insanî duyarlılık” olduğunu da söylemeliyim. Pakdil’in Dostoyevski’den, Ionesco’ya, Prévert’ten, Guillevic’e, Çağdaş Kolombiya Edebiyatından Arap Şiiri’ne kadar yaptığı çevirileri, denemeleri, günlükleri, oyunları onun çizmiş olduğu duyarlılık ekseninin bir önemli parçası. O, bu bakımdan, dünyanın sürekli ezilmekte ve sömürülmekte olan, kültürel hafızası beyninden boşaltılmak istenen uluslarının tarafında kuruyor cümlelerini. ‘Taş’a karşı kalbi; sömürüye ve duyarsızlığa karşı ‘gözyaşı’nı savunuyor, çağının tanığı bir yazar olarak.

Nuri Pakdil’e, sanatına ve yazdıklarına baktığımızda bütün kusurları ve erdemleriyle “insan”ı görüyoruz. O, bir bakıma yapıtlarını insanın iç ve dış dünyasını, edimlerini ve yaşamsal serüvenini sorgulayarak kuruyor. Ve yapıtlarını kurarken gösterdiği olağanüstü titizliği, özverisi ve çabası, her an tetikte olmayı imleyen rikkati de Pakdil’i güçlü kılıyor. Onun konusu hep insan. Bütün ‘izm’lerin, ideolojilerin kuşatması altında savunmasız kalan insana kendi içsel derinliğine ve “insanî öz”üne bakması gerektiğini salık veriyor.

Pakdil’in yazın dünyasında, ana hatlarıyla çerçevesi çizilmiş, analizi yapılmış bir ‘konu’ yok; insanı vicdanıyla hesaplaşmaya çağıran tavrıyla ‘konum’ var Pakdil’de: insanın konumu. Cümlelerinden sızan, taşan sorgularla bu konumu berraklaştırmaya, kavî kılmaya çalışıyor Pakdil. Bu bağlamda sorgu, Pakdil’in yazın dünyasında bir ‘leitmotiv.’ O, yazdığı her bir cümleyle farklı bir açıdan tamamlıyor bu sorguyu. Nuri Pakdil’in yazın dünyasındaki bir başka önemli nokta ise kültürel mirasın ‘done’leri olarak tarif edebileceğimiz, uzun erimde kullanılagelen insanın iç ve dış dünyasıyla ilgili, İslamiyet’le ilgili kelime ve kavramların âdeta Pakdil yapımı diyebileceğimiz “yeni deyiş”lerle açımlanması. Bu İslamcı düşün adamlarının geliştirmiş olduğu çizgide farklı ve ‘devrimci’ bir sayfadır.

Nuri Pakdil, retorik olarak iktidarın kavramlarını kullanmayı, ‘aydın olmak muhalif olmaktır’ deyiminin dillere pelesenk edildiği bir Türkiye coğrafyasında muhalif olmayı -kesinlikle- reddediyor. Bu bağlamda Pakdil, iktidarın ve muhalifliğin çizgileri dışında bir yerde (duruş olarak o yeri tarif edecek olursak: ‘klas duruş’) retoriğini, gramerini tamamen kendisinin oluşturduğu “kod”larla yazıyor, o “kod”larla kuruyor yapıtlarını. O “kod”ları bilmeyenler, anlamayanlar için Pakdil bir soru işareti. O “kod”ları çözmüş, kavramış insanlar içinse Pakdil okumak bir tutku. Onun anlaşılırlığı, anlaşılmazlığı üzerine yapılan tartışmaların odaklandığı nokta burası.

Edebiyat Kulesi’nde “sürekli cümle kurarak, cümlelerini bozmalıyım bunların” diyen Pakdil’in yazın dünyasının temelinde cümleler var. Ve yapıtlarını da o cümlelerle oluşturuyor Pakdil. Kurulan her yeni cümle Pakdil için insanı, ‘mutlak öğreti’yi, ‘yerli coğrafya’yı, “kök”leri savunmada atılan bir yeni adım. Pakdil hakkındaki yazılarda onun cümlelerinden eski şiirimizdeki ‘mısra-ı berceste’ler gibi alıntılar yapılması bu gerçeği gösteriyor. Pakdil, aynı zamanda yapıtlarında, cümlelerini kurarken gösterdiği olağanüstü titizliğin ipuçlarını da veriyor okura. Bu bağlamda Pakdil’in metinlerinde karşılaştığımız “doğrudur, dizgi düzelti yanlışı yok” ya da “doksan sekizinci yazılış” gibi dipnotları onun kelimelerini, cümlelerini oluştururken/kurarken gösterdiği o olağanüstü titizliğin birer yansıması olarak görüyorum.

“Yazmak”ı emekle, eylemle, insanla, sükûtla ve “yaşamak”la özdeşleştirmiş bir yazın adamı olarak Pakdil, insanın süren ve hiç bitmeyecek olan sorgusunu anlatıyor bir bakıma. Tıpkı, onun yazın dünyasını tanımamızda çok önemli bir kılavuz olan Bir Yazarın Notları serisindeki üst başlıkta yazdığı gibi, Pakdil’e ve yapıtlarına ‘insanın süren sorgusu’ olarak bakabiliriz. Bu bağlamda, koyu bir “hiç”liğin içinde ‘yaşamak’ için savaş veren insanlar olarak Pakdil’e, Pakdil’in metinlerine ve insanın süren o sorgusuna -özellikle şimdi- çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

 

 

TecnoWeb EDY © 2002 - 2016 Hata Bildirin | Yasal Uyarılar | eMail Kayıt | Mobil Cihazda Aç +90 532   291 7896