EDY

Edebiyat Dergisi
Yayınları

N. Pakdil
♦ Kitaplarımız
Baskısı Bulunanlar
Baskısı Tükenenler
♦ Nuri Pakdil
Nuri Pakdil
Bir Biyografi Denemesi
♦ Edebiyat Dergisi
Edebiyat Dergisi
Dergi Sayfalarından
Dizin (1969-1984)
♦ Edebiyat Dergisi Yayınları
E.D.Y. Hakkında
E.D.Y. Kataloğu
Tüm Kitaplar
♦ Değiniler/Seçilenler
Değiniler
Seçilenler
♦ Satış Noktaları
Kitapçılar
Online Satıcılar
♦ İletişim
İletişim Bilgileri
İletişim Formu
♦ Mesaj Panosu
Mesajları Oku-Oyla
Mesajını Ekle
 
İçerik Sorumlusu
İdris HAMZA
Internet İlk Yayım Tarihi
3 Kasım 2002
 
Sürekli cümle kurarak cümlelerini bozmalıyım bunların. (Edebiyat Kulesi, s. 51)

Değiniler

27 Kişi Online
19 Ekim 2017 Perşembe 20:50:35

 

Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş’e Kısa Bir Değini

Baha Yavuz

7299. Gösterim
Yeni Devir Gazetesi, 21 Haziran 1977

Savaş yöntemlerinin en çok sanata, edebiyata yöneldiği, savaş alanlarının birey düşüncelerine, inançlarına kaydığı çağımızda, ulusal değerlerinden zorla saptırılmış insanımız, uygarlık hesaplaşmasının henüz başında bulunuyor. 1923 sonrası, kültür ve devletin yapısal değişimiyle insanımız ve sahip olduğu tarihî birikim arasındaki bağlantı koptu. Yeniden kendini kurabilmek için de, en çok sanata, edebiyata gereksinme duyuyor. Düşünsel bir oluşumu da sağlamış olur sanatıyla, edebiyatıyla hesaplaşmasını yaparken. İnsanını getirir bu oluşum, eylemini getirir, devletini getirir. Yadsınmaz bir güçtür bilinçli bir oluşum için sanat ve edebiyatın evrensel işlevi. Bu yüzden yerli düşünceye bağlı yazarlarımız gereken hesaplaşmayı çeşitli sanat türleriyle başlatmış bulunuyor.

Ancak bu sanat türleri içinde ayrıcalıklı bir etkileyim gücü olan tiyatro üzerinde durmak gerekir. Nedir tiyatroyu diğer sanat dallarından ayrıcalıklı kılan? “Tiyatro, edebiyatın, başka bir anlatımla sözün (parole) eyleme dönüşmesidir. Ne şiirde, ne öyküde, ne romanda bulunmayan bir işlev yüklenmiştir oyuna. Bu da, oyunda anlatımın ancak eylemle olabileceği gerçeğine götürüyor bizi.” (1) İşte tiyatro, sözün eyleme dönüşmesiyle kitleleri saran, insanın dokularına kadar girerek, bir ürpertiyi getiren ayrıcalıklı bir güç olarak çıkıyor karşımıza.

Ancak her tiyatro ürününde var mıdır bu ayrıcalık? Hiç kuşkusuz hayır. Dıştan kuşatan tüm olumsuzlukların iç evrene yansıması karşısında konumunu, görevini, sorumluluğunu yitiren insanın kendini, çağı, doğayı Tanrıyı yeniden algılamak gerektiğini vurgulayan kaç tiyatro ürünü sayabiliriz? Cumhuriyet sonrası toplumumuzun iç-dış çelişkilerini, uyumsuzluklarını, çözülmelerini de yansıtan Necip Fazıl Kısakürek’in oyunları; daha çok bireysel olarak karşımıza çıkan fırtınalı bir iç evrenden patlayan eşya-metafizik çatışmasından doğan arayışın ürünleridir. Bunun dışında bir takım şemalar üzerine kurulmuş, insana yaklaşmaktan uzak, tiyatro ürünlerini, dışa eğilimli kopyalama uğraşından başka bir şey sayamayız.

Çağın, çağ içinde insanın söz ve davranışlara yansıyan çarpıklıklarının değişik yorumlarla verilmesi, bunlara renk, ışık, müzik gibi yeni ögeler eklenerek, alışılmışın dışında, yaşanan zamanın gerilimiyle birlikte sunulan bir tiyatro yapıtı ilk kez, Nuri Pakdil’in Umut’u oldu. Oyundaki yeni söyleyiş biçimleri, yeni yorumlar, dili ve kurgusal yapısındaki özgünlüğüyle Türk tiyatrosunda bir olay, bir dönüm noktasıdır Umut. Doruktan başlanmış bir tiyatro oluşumunun ilk temel taşıdır bence. Bu taşı yükseltecek olan yine Nuri Pakdil’dir. Sürekli yeni söyleyişler, yeni uygulayımlar denediği kısa oyunlarındaki olay örgüsü, kısalığı içindeki içerik ve yorum zenginliğiyle kuşatıyor insanı.

Umut ve sonraki kısa oyunlarının tersine, Edebiyat Dergisinin Mart-Nisan 1977 sayılarında çıkan “xBir Öldürme Töreni” ve Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş adlı kısa oyunları kurgu olarak daha değişik görünüyor. Bu oyunlarda, oyun kahramanları, davranışlarında özgür, daha öncekilerde olduğu gibi yazar tarafından belirlenmiyor. Belki de yazarın burada vurgulamak istediği; çağın karmaşası içinde tedirgin yılgın, şaşkın olan insanın çeşitli etkilere karşı ne tür bir davranış göstereceğinin belirsizliğidir.

Bir de, son oyunların kurgusal yapısındaki değişikliklerden tümceler arasındaki çift noktalar dikkat çekiyor. Çift noktalar açıklayıcı bir nitelik taşır. Yazar böyle yapmakla, konuşarak, düşünerek açıklanan, çözümlenen bir sona, bir amaca varılması gerektiğini mi vurgulamak istiyor?

Önceki oyunlarında olduğu gibi, son oyunu “Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş”te de, tüm gerilim Tanrı sorunu üzerine kurulu. Çağın her çıkmazının temelinde hep Tanrı sorunu yok mu? Tanrı’yı unuttu çağın insanı, en çok da Tanrı’yı unuttu. “İşte burda çıkıyor tiyatro ortaya, tiyatronun özgörevi: Tanrı’yı insana yeniden duyumsatmak. Yeniden insanı göğe baktırmak, gökle yer arasında ilişkiler kurdurmak.”

“Tanrı’yı algılatmayı amaç edinmeyen bir tiyatro olamaz, yaşayamaz artık. Çünkü, yeryüzü, tanrısızlığa bundan daha ileri bir noktada dayanamaz artık”.

“Ya Tanrı’yı algılayacağız, ya öleceğiz toptan.” (2)

xNuri Padkil’in oyunlarına bu açıdan yaklaşabiliriz. “xKalbimin Üstünde Bir Avuç Geniş”in, dokularımıza kadar kurşun hıncıyla giren şiirsel yoğunluğunun taşıdığı ürpertici, uyandırıcı, bilincimizi bilendirici gerilimi havası, oyunu daha bir albenili, kuşatıcı yaparken nasıl bir ortamda yaşadığımızın ayrımına vardırıyor bizi.

ZAMAN: Algılanması güç, belirsiz, karmaşık bir olgu niteliğine bürünmüştür. Oysa algılanması, yeniden algılanması gereken önemli olgulardan biri de zamandır. Zamanın bilincinde olunmadan neyin anlamı kalır? Tanrı’ya inanmak bile zaman örgüsünün aydınlığı içinde, daha bir anlamlıdır. Ancak çağımızda zaman insanla birlikte sayrılanmış, bulanmıştır. İnsanın yılgınlığı, yorgunluğu zamana yansımıştır. “Güneşte yorgunluk belirtileri görülmektedir.”

“YER: Mezbaha.” Tüm dehşetiyle mezbaha. Ekonomik güçten yoksun olan ulus insanlarının, kışkırtılarak, vuruşturularak, bağımsızlıkları engellenerek, kan ve alın terleri üstüne kurulan ekonomik refah; bu refahı sağlayan emperyalist güçlerin mutsuzluktan intihar eden çocukları… Cinayetler, cinayetler… Akan kanın durmadığı koskoca bir evren: MEZBAHA. İşte bu koskoca mezbahada Tanrı’yı seçemeyen insan için “Bir Bay”a şunu dedirtiyor yazar : “Bu ilk seçimi yapamayan insanın önünde iki yol kalıyordu: ya, insanı tanrı yapmak ya da insanı öldürmek: çünkü, korkuyor bu ilk seçimini yapamayan insan: insan, hep tersini konuşsa bile, hep tersini yazsa bile, gene de Tanrı’ya inanmamanın eksikliğini sürekli duyuyor: bir insanı tanrı yapmamışsa başlıyor insanı öldürmeye: başkasını öldürürken kendindeki o eksikliği de belki öldürmek istiyor: ama, belki.”

Yazar, yukarıdaki alıntıda geçen üç tanrı sözcüğünden ikisinin baş harflerini bilerek, düşünerek küçük kullanmıştır kanısındayım. Bununla vurgulamak istediği, bir insan ne denli putlaştırılıp tanrı gibi görülmek istense de, onun Tanrı karşısında aciz, olanaksız saçmalık içinde olduğudur.

Ve toprakta kanın kurumadığı bu büyük mezbaha da, “TANIK - Öldürülenlerin kalp atışları eklenir benimkilerine” der.

Gerçekten öldürülenlerin kalp atışları eklenmiyorsa bizimkilerine bir ölüden ayrıcalığımız kalır mı?

1. Edebiyat Dergisi, Nisan 1977

2. Biat II, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Y. No: 17

 

 

TecnoWeb EDY © 2002 - 2016 Hata Bildirin | Yasal Uyarılar | eMail Kayıt | Mobil Cihazda Aç +90 532   291 7896