EDY

Edebiyat Dergisi
Yayınları

N. Pakdil
♦ Kitaplarımız
Baskısı Bulunanlar
Baskısı Tükenenler
♦ Nuri Pakdil
Nuri Pakdil
Bir Biyografi Denemesi
♦ Edebiyat Dergisi
Edebiyat Dergisi
Dergi Sayfalarından
Dizin (1969-1984)
♦ Edebiyat Dergisi Yayınları
E.D.Y. Hakkında
E.D.Y. Kataloğu
Tüm Kitaplar
♦ Değiniler/Seçilenler
Değiniler
Seçilenler
♦ Satış Noktaları
Kitapçılar
Online Satıcılar
♦ İletişim
İletişim Bilgileri
İletişim Formu
♦ Mesaj Panosu
Mesajları Oku-Oyla
Mesajını Ekle
 
İçerik Sorumlusu
İdris HAMZA
Internet İlk Yayım Tarihi
3 Kasım 2002
 
Ben, cümlelerimle, senin elini tutuyorum, emekçi kardeşim! (Bir Yazarın Notları II, s. 96)

Seçilenler

11 Kişi Online
27 Haziran 2017 Salı 08:08:36

 

Denemenin Denemesi / Biat Üzerine Okuma Notları

Ahmet Nedim

3151. Gösterim
Yedi İklim Dergisi, Sayı: 58, Ocak 1995

Biat I, Nuri Pakdil’in şu ana kadar dokuz kitap olarak yayınlanmış denemeler dizisinin, l969-l973 dönemi yazılarını kapsayan ilk kitabıdır.

İçerisinde -dönemin Edebiyat dergisinde yayınlanmış- l8 denemenin yer aldığı Biat I, ‘absürd bir ölü’ymüşcesine, âdeta evimizin ulusumuzun ve uygarlığımızın üzerine bir karabasan gibi çöken yabancılaşmanın karşısına çıkan bir aydının, bir inanç erinin yerli düşünceye bağlılığının ve direnişinin denemeleridir.

Eser, bir bakıma, Nuri Pakdil’in; l969’da, M. Akif İnan, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıd ve Cahit Zarifoğlu ile birlikte çıkarmaya karar verdikleri Edebiyat Dergisini'nin çıkış gerekçelerinin ve düşünce köklerinin değerlendirmesidir de.

Nuri Pakdil, sorumluluğunun bilincinde bir aydın olarak, hemen tüm yazılarında olduğu gibi, Biat'ta da 'Yazar'ın sorumluluğunu' vurgular, sürekli olarak. O'na göre yazı, düşüncelerin ve duyguların sürekliliğini sağlar ve bir yazarın cümleleri de, doğum yapan kadının sonu muştuyla biten sancıları gibidir.

Ancak, bütün bu bilgi ve bilincin de ötesinde, özellikle de çağımız, sanatçının ve kaleminin önüne, bir aydın sorumluluğu ve bilinciyle çözümlenmesi gereken sorunlar yükler. Her ülkenin aydınını sorumluluğu bir yana, özellikle de Türkiye'de aydınına ve kalemine daha da ağır bir yük yüklenir: "Yabancılaşmaya direnmek.." İnancından, kültüründen, coğrafyasından koparılmış bir aydının trajedisidir sergilenen. Osmanlı'nın yıkılışıyla birlikte, sahipsiz kalan topraklarda; Orta Doğu ülkelerinde,kültür değişiminin kavurucu, kurutucu etkileri görünür. En çok da Türkiye, Türkiyeli aydın yaşar bu trajediyi. Yaşanan ve ortaya konulan edebiyat, kendine yabancı; yabancılaşmaya bağımlı bir edebiyattır ve "bağımlı edebiyat biatsız edebiyat olduğu için, biata yönelemediği için, yine bir eksik alanda dolaşıp durduğu için, taşın kaymasını durduramamıştır."

İşte yazarın, yazının ve "edebiyatın görevidir, bu yuvarlanan taşı yerine koymak" (Kalemin Yükü).

Pakdil'e göre; yuvarlanan bu taş, biatsız kalan bu edebiyat ve sorumluluğunu yerine getiremeyen aydın, hep aynı açmazı; insanın, ulusun ve devletin, gerçek anlamda, varolamamasının açmazını sergiler: "Bir ulusun, bir devletin varoluşu, mutlaka bir temel kitaba, bu temel kitapla şartlanmış düşünceye, eyleme bağlıdır. Tıpkı kişi için olduğu gibi. Yani kişinin de varoluşu bir temel kitaba bağlı, seçip seçememesine bağlı" dır. Üstelik; "Halkı ulus durumuna getiren de, halkı büyük ulus yapan da, halkın inançlarıdır halkın gönlündeki yüce değerlerdir." (Bağımlılık Çemberini Kırmak)

Bu yüce değerlerin varoluş temellerinde Batı ile Doğu, Hristiyan ile İslâm kültürleri, her ne kadar dinsel bir özü taşıyor olsalar da, biribirlerinden çok farklı temellere dayanırlardı. Örneğin Batı'da, Fransız devrimine değin, devletlerin kökeninde, temel yapısında, nasıl bir İsa olduğu tanımlaması bile biribirlerinden hayli farklı yorumlara açık bir "İsa tutkusu" egemen görünmekteydi.

Batı, kendi mutlak değerleri içerisinde, kendi özü, kendi medeniyeti çerçevesinde, bir sömürü uygarlığı kurdu. Ancak, ezilmiş halkların gün gelip de, ezilmişliğin acısıyla bir şanlı başkaldırı ve direniş içerisinde olacağını da hiç, ama hiç unutmadı, Batı. Bu unutamamazlık bir büyük 'korku' oldu ve sardı ufkunu: "Korku, giderek saçmalığa dönüştü. Camus, çağımızın korku çağı olduğunu söylerken, bir batılı olarak doğru bir saptama yapmıştır. Çünkü insan, kendi yaptığı makinayı Tanrının yerine koyarak onun kölesi olunca, korku başlamıştır. Korku, tutsaklığın doğal sonucudur. Tutsak insan, önünde hep bir saçmalık görür. Tanrıyı arayamayacak denli saplanmıştır bir karanlığa. İnsan, bu korkunun eğemenliği altında sıkıştıkça erdem de uzaklaşıyor bizden."(Zulum)

Özellikle ikinci dünya savaşı sonunda Batı, iyice anladı yittiğini. Çünkü savaşın sebebi çılgınlıktı. Çılgınlık uğruna savaşmak ta hiç kuşkusuz saçma geliyordu insana, haklı olarak.

Bizim devletimizin ve medeniyetimizin özüyse; "tek bir kitapla yoğurulmuştu. Uygarlığımızı, Batı uygarlığı önünde özgün kılan güç de temel kitaptan geliyordu. Bu temel kitap Kuran’dı." İnsanı, inancı,ulusu, kültürü ve devleti var kılan, diri tutan da buydu. Çünkü; zamanı tanıklığa çağırmaktaydı ve "Kuran’la.. niçin varolduğumuz sürekli açıklanır, anlatılır insana seçimin gereği, insanın kendi kendini kurduğu."

İşte, bütün bir tarihimiz boyunca, "bu temel kitabın özümlenmesiyle oluşan düşünceye yerli düşünce, diyoruz. Ulusumuzun yerli düşünceyle canlı bir alış veriş içinde olduğu dönemler, tarihimizin en parlak dönemleridir.

Ne ki, birbirini izleyecek olan iki sayrılığa tutuluruz: Gurur ve zihni tembellik. Bunlar, ulusları donduran, sonra ağır ağır çöküntüye götüren sayrılıklardır."

Ve Uygarlığından kopan bir ulusun alın yazısı olarak bir acı kavram belirir ilkin, sonra sarar tüm benliğimizi ve ufkumuzu; Yabancılışma.

Yabancılaşma, âdeta bir 'Halk düşmanlığı' gibi bizim karabasanımız olur.

Pakdil, Hüküm başlıklı denemesinde yazarın önemini bir kez daha vurguladıktan sonra sözü ‘biz’e getirir ve "bizdeki batıcı yazar da, marksçı yazar da, halk düşmanıdır. Bir yazarın halk düşmanı olması demek, halkın inandığına inanmaması, halkı horlaması, halkın gönlünde yüce bir yer ayırdığı kutsal değerlere saygılı olmaması, halkı salt bir araç olarak görmesi demek değil midir?" diye sorar. Bir sonraki denemesi olan "Düşman”da "Ulusun ayrı bir çizgide, yazarlarının büyük çoğunluğunun ayrı bir çizgide olduğu bir yapı görünüşünde ülkemiz. Ama bir ulus, uygarlığına sahip çıkmak istedi mi, ulusun isteği sonunda gerçekleşir nasıl olsa... " der ve ekler bu sorunsalın ülkeyi ve halkı nasıl bir açmaza sürüklediğini; "Cumhuriyet dönemi edebiyatı, Asya’dan, Afrika’dan, Orta Doğu’dan kopuk bir edebiyattır. Daha da kötüsü, Orta Doğu’yu yadsıma belgeleriyle doludur. Cumhuriyet dönemi edebiyatı, halkının inançları dışında, halkına karşı oluşan bir edebiyattı...” (Bağımlılık Çemberini Kırmak)

Ya kendisi ve kavgasını verdiği dünya? Onun da cevabı gecikmez: "Ben halkımın inandığına inanıyorum. Halkımın bağlandığı yüce değerlere bağlanıyorum. Çünkü benim düşüncemin kökeni, halkımın inançlarının kökeniyle özdeştir. Bu özdeşlik yeni yeni girişimlerle eyleme de ödüşecek sonurda...” (Hüküm)

Batı'nın iki dünya savaşı ile yaşadığı depremi biz, Tanzimat'tan beri süregelen, özellikle de 23 devrimi ile belirginleşen bir yabancılaşma kâbusu ile yaşarız. Üstelik, Anadolu halkı, sadece manevi değil, maddi depremlerle de sarsılmaktadır.

Çağın depremi olan Dünya Savaşları gibi fiziksel depremler de yeraltından notlar getirir bize, insanımıza, uygarlığımıza:

"Yirminci yüzyıl Anadolu’ya,çoğunlukla Doğu Anadolu’ya yaramadı. Uğur getirmedi açıkçası Yirminci yüzyılda bir çarpılmışlık vardır, adeta kendinde değildir. Doğu Anadolu’yu ölüm kuşatır, kırım kuşatır." (Yazıt I)

"Erzincan depremi, Anadolu’nun acı bir figürüdür: Anadolu’nun, yüzü Batı’ya dönük yönetimin, bir an da olsa, Doğu’ya bakması için başvurduğu bir taktiktir." (Yazıt II)

Bunalımların ve depremlerin kuşattığı Anadolu halkını,Yedeksubay olarak askerlik yaptığı Bitlis'te daha bir yakından tanır, Pakdil: "Alayda, sorgu işlerine bakıyorum. En zoruma giden, özgürlüğün kısıtlanması. Kamu yararına da olsa, bireyin özgürlüğü kısıtlanınca, en büyük suçu kendim işlemişim gibi oluyorum.

Bitlislilerin ne düşündüklerini, ne yapacaklarını anlayamıyorsunuz kolayca. Hepsi dertli, ama güvenli, inançlı. Bitlis’lileri, bir buçuk yıllık sürede bunun için sevdim. Güvenli oldukları için, inançlı oldukları için." (Doğu Sayfalarından)

Bunalımı gün gün artan, insanı yoğun bir aceleciliğe iteleyen bir çağ kesitinde bulur kendini yazar. Ancak umutsuz değildir verdiği kavgada. Hele yalnız hiç değildir: "İşte, yerli düşünceye bağlı yazarlar, bunalımın atlatılabilmesi, yılgıya düşülmemesi için, insanın var oluş hikmetini anlatmak için, bir kez daha yeniden açıklamak için, insanı onurlu ayakta dimdik durmaya çağırmak için yazıyorlar. Onurlu yaşamaya diktatörler engeldir." (Umudun Gereği)

Bizim olan, bizim yerli düşüncemiz olan kaynaklardan beslenen bir edebiyat da artık ürünlerini vermeye başlamıştır Türkiye’de: "Yerli düşünce, tarihi oluşumumuzda bizi şartlayan düşünce, yabancılaşmaya karşı koruyucu zırhımız yerli düşünce, ağır ağır, ama sağlam hareketlerle, yeniden kitaplara aktarılıyor. Aslında bu, bir uygarlığın var oluş savaşıdır. Eylem, gün gün, yeni bölgelere doğru gelişiyor, yayılıyor.

Tüm Orta-Doğu ülkelerinde de, Batıya karşı direniş hareketleri görüyoruz.

Var olmak isteyen bir ulus, varoluş sorusunun sorulmasından kaçınamaz, bunu sürekli sorar yazarına, eylemcisine.

Yazar, ulusunun varoluş sorusunu cevaplayan kişidir." (Soru ve Cevap)

İslamcı yazarlar ve düşünürler, birbirlerinden kopuk gibi görünseler de, ülkelerinde kendi kültürlerini özümsemiş eserler koymaktadırlar ortaya. Onlar: "Çağ içindeki ödevlerini anlamış yiğit kişiler"dir ve "Ortak uygarlığı oluşturan düşünce kitaplarla, dergilerle yayılmaktadır" artık.

Nuri Pakdil, bir yazarın yaza yaza savaşması olarak görür, bu yeni diriliş hamlesini: "Yazar, ne zaman yaza yaza savaşır? Devletin yapısındaki öz, kendi inancındaki özle çelişirse, daha ötede, devletin yapısındaki öz, yazarın inancındaki öze yabancıysa her yabancıyla savaşmak insanın kaderinde var olduğu için.."

Bu savaşımda yazarı yerli kılan, onu insanı ve toıprağı ile buluşturean özü de ekler savaşımına: "Tasavvuf edebiyatımızı, halk edebiyatımızı, divan edebiyatımızı, günümüz yazarlarının devletle ‘devletin yapısındaki öz’ üstünde giriştikleri düşünce savaşçılığına oranlayarak değerlendirmek yanlış oluyor. Onlara bu açıdan bakılması kasıtlıdır.

Tasavvuf edebiyatını, bireyin iç dünyasını dile getirmek isteyen, bireyde kimi vakit fizik ötesi bir ayarlama yapan, insanı tam anlamıyla var oluş kıvamında tutan eserler toplamı olarak görüyorum.

Tasavvuf edebiyatı, bir bakıma da özeleştiri edebiyatıdır. Tasavvuf şairleri, Devletin uyguladığı ülkünün özüyle bireyin özünü özdeş kılıyorlardı.

Mevlana’nın Mesnevisi, İslam devletinin destanıdır. Her çağın yazarına taşınan bir kutlu yük vardır Mesnevi’de.

Halk edebiyatı dediğimiz öbür türdeyse, bireyin çevresiyle ilişkileri anlatılır. devletin özüyle bireyin iç dünyası arasında görülen pürüzler giderilmek istenir. Köroğlu, devlete değin uzanan bir başkaldırış değil, düzenin özünde var olan buyruğun gereği olarak haksızlığın giderilmesine, onarılmasına düzeltilmesine bir çağrıdır.

Tanzimatla başlayıp birinci dünya savaşı sonlarına değin süren dönem, devletin uyguladığı ülkünün özünde gide gide oranını arttıran bir değişimin buyruk kesildiği bir dönemdir.

Bu dönemin yazarları, gönlünü batıya kaptırmış, ne devletin özündeki ülküden tam kopmuş, ne de batılı olabilmiş kişilerdir. Acınacak yazarlar diyorum bunlara Acınacak durumda olmaları, düşüncede olsun, edebiyatta olsun tüm kalemlerini öykünmeye adamalarıdır. Adeta hepsi, öykünmenin mutlak eğemenliği altına girmişlerdir. Kilişiklerini yitirirler..." (Boyutlar )

Yazara göre, ulusumuzun bunalımı, bir kimlik bunalımı, bir uygarlık bunalımıdır. Ulusların alınyazılarında tek bir seçim hakkı vardır; bu da uygarlık seçimidir. Ülkeyi ve ulusu bir kâbus gibi saran Batılılaşma dönemiyle birlikte; "Devletin temelindeki yerli düşünce yavaş yavaş oradan alınır. yerine tabiatçılık diyeceğimiz batıcılık bırakılır.

Bir yanda masabaşı Anadoluculuğu yapılmaktadır. Yönetimin kulu, kölesi olan övgü yazarları oluştururlar ikinci kümeyi. Birinci kümenin çoğu yazarları buraya da sokulabilirler."

Bir de üçünçü bir küme vardır ve bu kümede, ruhçu bir ortamda kalarak eserlerini vermeye başlayan yazarları, şairleri görmekteyiz. Onlar, "Devrimle pek bir alışverişe girişmeksizin, kendi kulelerinde, batıcılığı soyut bir planda eleştirir gibi olarak, Anadoluculuğa değinen eserlerini verirler..." Örneğin Necip Fazıl Kısakürek gibi, bir bakıma Yahya Kemal gibi: "Şiirimizin, tarihimizle yüklü ve onurlu bir bölümünü kaplar Yahya Kemal. Yahya Kemal tarih anlatmaz, tarihle düşündürür bizi, tarihle usumuzu parlatır, tarihle eylem yapar şiirlerinde. Necip Fazıl Kısakürek’in mistik şiiri, gerek kendi döneminin şairlerini, gerekse sonraki dönemin şairlerini derinden etkilemiştir. Bu etki günümüze değir sürer..."

"Necip Fazıl Kısakürek’in l943 de başlattığı yerli düşünceye dönüş eylemi, yabancılaşmaya karşı olumlu bir direnci içerir. Kesiksiz sürdürülen otuz yıllık çalışmayla, uygarlığımıza bağlanma gereğini duyan aydınlar yetişmiştir." (Zulum II)

Kısakürek; "çıkardığı ‘Büyük Doğu’ dergisiyle, yerli düşünceyi yabancılaşmaktan kurtarmak istemiştir. Necip Fazıl Kısakürek, yabancılaşmaya direnirken; hem batıcılıkla hesaplaşmakta, hemde kendi uygarlığımıza dönmemiz gereğini üst üste ortaya koyduğu eserleriyle savunmaktadır" böylelikle. (Boyutlar)

Nuri Pakdil'e göre; Üstad Necip Fazıl Kıkakürek'in kırkı ve ellili yıllar boyunca bir yandan batıcılıkla hesaplaşması, diğer yandan da kendi uygarlığımıza dönmemiz gerekliliği üzerine tek başına verdiği kavga dönemi sonrasında; ellili yılların sonuna doğru yeni bir 'Diriliş Muştusu' kaplar ufkumuzu.. Bu muştu, Sezai Karakoç’un şiirleri, ve yazılarıdır: "O’nun şiirleri, mutlakın evrensel bir dille açıklanmasıdır. Bunun içindir ki, Sezai Karakoç’un şiirleri İkinci Yeni dışında değerlendirilmesi gereken özgün şiilerdir. Kendisinden önceki şiilerle de ilgi kurulamaz arasında Düşünce kitaplarıyla da, Türk düşüncesine yeni boyutlar getirmiş, katkılarda bulunmuştur. Anlatımı, çağdaş savaşçı bir yazarın anlatımıdır. Sürekli bir hesaplaşmadır Batı’yla onun eserleri.." (Boyutlar) Nuri Pakdil, Biat I’in son denemesinde, bu uygarlık kavgasında kendisinin ve arkadaşlarının konumunu belirlemekle bitirir:

"1969 da, M. Akif İnan, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıd’la birlikte Edebiyat Dergisini çıkarmaya karar verdiğimizde, bizi bu girişime zorlayan etken aslında tekti: Ülkü olarak Batıcılığı seçmediğimizi, yalnızca yerli düşünceye ve bunun tüm değer yargılarına bağlı olduğumuzu söylemek.

Edebiyat Dergisinde yazan arkadaşlar, uygarlığımızı canlandırma gereğinin bilinci içinde yazıyorlar. Bu çalışmalar, geriye dönüş değil; aksine çağı, geleceği uygarlık yaklaşımıyla saptama, yorumlama ve ulusumuzun konumunu belirleme eylemidir.

M. Akif İnan’ın denemeleri, şiirleri; Rasim Özdenören’in hikayeleri, denemeleri; Erdem Bayazıd’ın şiirleri; benim yazdıklarım; arkadaşlarımızın şiirleri, hikayeleri, denemeleri; yani Edebiyat Dergisi bütüncek, bu yaklaşım içinde değerlendirilmelidir. Birbirimize ters düşme yok, bütünleme vardır birbirimizi."(Edebiyat Dergisi Çevresinde)

***

Biat, yerli düşüncenin izinde, İslâm uygarlığı peşinde bir avuç gönül erinin, aydınlıksavaşçılarının dostluğu, dayanışması ve manifestosudur.


* Biat. Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları: 5, Deneme Dizisi: 2, 112 sayfa, Ankara, Haziran l973.

 

 

TecnoWeb EDY © 2002 - 2016 Hata Bildirin | Yasal Uyarılar | eMail Kayıt | Mobil Cihazda Aç +90 532   291 7896