EDY

Edebiyat Dergisi
Yayınları

N. Pakdil
♦ Kitaplarımız
Baskısı Bulunanlar
Baskısı Tükenenler
♦ Nuri Pakdil
Nuri Pakdil
Bir Biyografi Denemesi
♦ Edebiyat Dergisi
Edebiyat Dergisi
Dergi Sayfalarından
Dizin (1969-1984)
♦ Edebiyat Dergisi Yayınları
E.D.Y. Hakkında
E.D.Y. Kataloğu
Tüm Kitaplar
♦ Değiniler/Seçilenler
Değiniler
Seçilenler
♦ Satış Noktaları
Kitapçılar
Online Satıcılar
♦ İletişim
İletişim Bilgileri
İletişim Formu
♦ Mesaj Panosu
Mesajları Oku-Oyla
Mesajını Ekle
 
İçerik Sorumlusu
İdris HAMZA
Internet İlk Yayım Tarihi
3 Kasım 2002
 
Hüzün; hissedilmesi kolay olmayan, çok narin, ince bir sestir. (Bir Yazarın Notları, s. 74)

Seçilenler

14 Kişi Online
15 Aralık 2017 Cuma 00:48:13

 

Günler Akarken

Ersin N. Gürdoğan

3086. Gösterim
Yedi İklim Dergisi, Sayı: 58, Ocak 1995

Ben liseyi altmışlı yılların ilk yarısında Eskişehir’de tamamladım. O yılların gözde mesleği mühendislikti. Altmışlı yıllarda toplu iğne bile üretemediğimiz gerekçe gösterilerek, mühendislik eğitimin ne kadar önemli olduğu anlatılmaya çalışılırdı. Elektrikli aletler, buzdolapları ve arabalar herkesin gözünü kamaştırırdı. Ülke ölçeğinde yaygınlaşmaya başlayan radyo, bugünkü televizyon kanatları gibi Anadolu insanını modernleştirecek sihirli bir araç olarak karşılanmıştı. Radyoyla Batı hayat tarzının tartışılmazlığı Ankara’dan bütün Anadolu’ya dalga dalga yayılacaktı. Liseler modern hayatın öncüleriydiler. Her sabah sarı şeritli lacivert şapka kontrolü yapılırdı. Bizim kuşağımız, kurşun kalem üretilemeyen ülkede, şapkanın böylesine öne çıkarılmasına bir anlam veremezdi.

O yıllarda bütün bilimlerin kaynağı olan tarihe hiç önem verilmezdi. Zaten Cumhuriyet öncesi bütünüyle reddedilmişti. Yüzyıllar içinde oluşan değerleri yıkmak için, Cumhuriyet döneminin herşeyi kutsallaştırılmıştı. Liseler, yeni dönemin, değerlerini ülke ölçeğindeki taşıyıcı kurumlarıydı. Bu kurumlarda geçmiş siliniyor, gelecek de Batı kültürü içinde aranıyordu. Yüzyılların birikimi yok sayılarak, Anadolu insanının herşeyi küçümseniyordu.

Ben temel bilimleri çok sevmemekle birlikte, çevrenin etkisiyle mühendislik eğitimine göre hazırlanmak zorunda kaldım. Lise yıllarında ne edebiyat, ne felsefe, ne de sosyoloji konusunda, bize okumamız için hiçbir kitap tavsiye edilmedi. Oysa lise dönemi hayatın anlamını kavrama yolunda önemli sorunların boy gösterdiği yıllardır. Bırakın Farabi, Gazeli, İbn Haldun gibi bizim düşünce dünyamızın yıldızlarını, Batı felsefesinin önemli isimleri Aristo, Sokrat, Eflatun da bize çok uzak kaldı. Çünkü doğru aranıyorsa, yalnızca Cumhuriyet döneminde bulunabilirdi. Cumhuriyet içinde referansı olmayan hiçbir düşünce önemli olamazdı.

Gençler, hele gençler için, hayatın ve ölümün anlamını kavramak, doğru düşüncesini öğrenmek, yemek ve içmek gibi doğal bir eylem olmalıydı. Günümüzde borsa indeksleri ile beslenen ve kredi kartlarıyla değer kazanan insanın, doğru düşünmesini öğrenmesi ve hayatın anlamını araştırmsı, herşeyden daha önemlidir. Ancak altmışlı yılların, bilim ve teknolojiye, başka bir deyişle düşünmekten ve üretmekten daha çok tüketmeye ve sürüleşmeye dönük eğilimleri, doksanlı yıllarda da aynı tempoda devam ediyor. Gençler, bizim dönemimizde olduğu gibi sosyal alanlardan daha çok teknik alanlara ilgi gösteriyorlar. Bugünkü insanı için önemli olan, parasal bağlamda getirisi düşük bilgi ve düşünce üretimi değil, getirisi yüksek fiziksel üretimdir. Bunun için, gençler edebiyat ve sosyolojiden daha çok mühendislik alanlarına öncelik veriyorlar.

Altmışlı yılların teknolojiyi hayatın odak noktasına yerleştiren ortamı, bizim kuşağımızı mühendislik eğitimine yöneltti. Ben de başka hiçbir alanı düşünmeden, kendimi İstanbul Teknik Üniversitesinin içinde buldum. Daha ilk yılda, aradığımın demirin çekme diyagramının içinde olmadığının farkına vardım. Ancak, teknik formasyonun sonradan kazanılmasının çok zor olduğunu gördüğüm için, devam etmenin yararına inandım. Ancak, mekanik, içten yanmalı motorlar, ve su türbinleri gibi dersler bana oldukça yavan geldi. Bizde, Batı üniversitelerinde olduğu gibi teknik dersleri biraz tatlandıracak, seçmeli sosyal dersler de yoktur. Bu yüzden, bizde mühendislik eğitimi oldukça kurudur.

Teknik eğitimi tamamlar tamamlamaz, benim ilk işim, bu formasyonu işleme ekonomisiyle zenginleştirme gayreti oldu. Kendimi, İstanbul Üniversitesinin İşletme İktisadi Enstitüsünün bir yıllık uzmanlık programına katılmaya zorladım. Enstitüde, özellikle Amerika’da işletme alanında geniş uygulama alanı bulan “Örnek olay” yöntemi uygulanıyordu.

Biz Teknik Üniversiteyi, neredeyse derslerde hiç ağzımızı açmadan tamamlamıştık. Mühendislik konuları çok sınırlı parametreye dayandığından büyük ölçüde tartışmaya da açık değildi. Gerçi az parametreyle düşünme, mühendislerin kolay ve hızlı karar vermelerini sağlıyor. Bunun için olmalı, mühendisler, ürün ya da hizmet üretmede daha başarılılar. Aynı şekilde sosyal ve siyasal alanlarda da formasyonlarına uygun olarak parametre sayısını azaltarak, sağlıklı karar alma yolunda daha hızlı hareket edebiliyorlar. Mühendislerin başarılarının kaynağında az parametreyle karar alma alışkanlığı var, galiba.

Örnek olay yöntemi bana hiç yabancı gelmedi. Öğrencilerin gerçek hayattan alınmış bir olayın analizinde eğitime aktif olarak katıldıkları yöntemin şah örneğini Ebu Hanife vermiş. Bu yöntemde öğrenciler hem hoca, hem de öğrenci gibi davranarak, öğrenirken öğretirler, öğretirken de öğrenirler. Zaten eğitimde gaye bir konuyu anlatmak değil, konuyu enine boyuna bütün ayrıntılarıyla tartışarak, anlamaktır. Öğrenmenin yaşı yoktur. Eğitim beşikten mezara kadar bütün canlılığıyla devam etmek zorundadır. Bizim kültürümüzde öğrenme ya da öğretmenin dışındaki alanlar pek özendirilmez. Daha doğrusu bütün bir hayat, değişik boyutlarda bir öğrenme ve öğretme eylemine dönüştürülür.

Ben mühendislik eğitiminden sonra İşletme İktisadı Enstitüsünün örnek olay yöntemine dayanan programını tamamlayınca, sanayiden daha çok hizmet kesiminde çalışmayı düşündüm. Bunun için de üniversite ve iş çevrelerindeki dostlarımın görüşlerini almaya başladım. İlk görüştüklerimden biri Makina Fakültesinde Oğuz Borat oldu. Borat’ın odasında sohbet ederken, Kahraman Emmioğlu ile tanıştım. O da aynı kürsüde Erbakan Hoca ile birlikte çalışmıştı. Askerlik dönüşü yakınları onu üniversite yerine bürokrasiye çekmiş. Ankara’da DPT’da çalışıyordu. Planlamada birlikte olmayı önerdi.

***

Altmışlı yılların sonunda Cumhuriyetin bürokrasi tarihinde, bugünleri hazırlayan önemli bir değişim yaşandı. Erbakan Hoca Odalar Birliğinin Başkanlığına Anadolu Sanayicisinin oylarıyla seçildi. Rahmetli Turgut Özal Planlamaya müsteşarlığına geldi. Korkut Özal da Türkiye Petrollerine genel müdür oldu. O yıllarda kendilerine “Takunyalı Kardeşler” diye saldırılar olduysa da onlar hiç aldırmadan politikada geleceğin önemli dönüşümünün tohumlarını attılar. Onların bürokraside yaktığı ateş çevresinde halkalanan Anadolu insanı, hem merkezi hem de çevreyi harekete geçirmesini başardı.

Ben planlamaya başvurma düşüncemi aynı fakültede asistan olan Cengiz Malkoç’a açtım. İyi olur, gel Fethi Gemuhluoğlu’na gidelim, ondan da tavsiye mektupları alalım, dedi. Birlikte Gemuhluoğlu’nun Taksim’deki işyerine gittik. Ben Gemuhluoğlu ilk defa karşılaşıyordum. Büyük bir kültürel birikime sahip olduğu her halinden belli oluyordu. Gönlünün topoğrafyası gibi, yüzünün coğrafyası da oldukça zengindi. O yıllarda Odalar Birliğinde müşavirdi. Mustafa Seçkin ile birlikte çalışıyorlardı.

Gemuhluoğlu benim için Yılmaz Ergenekon ve Muammer Dolmacı’ya mektup, Nuri Pakdil’e de bir kart yazmıştı. Kartta yanlış hatırlamıyorsam, Nuri Can, Nazif Hacı Bayram’dan Erdem Beyazıt’a kadar sizlere emanet yazıyordu. Bugün de olduğu gibi altmışlı yılların sonunda Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören Planlamada çalışıyordu. Altmışsekiz yılının yaz aylarıydı.

Aynı günlerde Planlama’nın Kavaklıdere’deki binasına giderek, Pakdil’i buldum. Teşvik ve Uygulama Dairesinin hukuk işlerinde çalışıyordu. Gemuhluoğlu’nun kartı onu çok duygulandırdı. Hemen aynı binada Koordinasyon Dairesinde çalışan Rasim Özdenören’e haber verdi. Hep birlikte, Özdenören Erdem Bayazıt ile birlikte kaldıkları Küçükesat’taki eve öğle yemeğine gittik. Milli Kütüphane’de çalışan Bayazıt’da yemeğe geldi. Ben bu imzaları, Diriliş ve Yeni İstiklal dergilerinde görüyordum ama ilk defa yüzyüze geliyorduk.

***

Birlikte olduğumuzda edebiyat, aramızdaki sohbetlerin ana konusu olurdu. Pakdil, sürekli günün sorunlarının ekonomik değil, ruhsal olduğunu vurgulardı. Ruhu da yalnızca roman besleyebilirdi. Planlama’da gördüğü her mühendise, ruhun sorunlarının pergel ve cetvel katayla çözülemez, romanla çözülür diye, takılırdı.

Expery’nin “Küçük Prens”i Pakdil’in önerisiyle okuduğum ilk kitapların başında yer alır. Küçük Prens’i Expery’nin diğer kitapları izledi. Astronomi toplantısına fesle giden Osmanlı bilgininin durumu bana çok ilginç gelmişti. Tarihimizde fes ya da şapka giyerek, bir medeniyetten başka bir medeniyete geçilemeyeceğini anlamak için bir tanzimat yetmemiş, bir de Cumhuriyet’in tek parti dönemi gerekmişti.

Pakdil’in dediği gibi roman gerçekten çok önemliydi. Bilim sınırlı bir kesime ulaşırken, roman toplumun bütnüyle bağ kurabilir. Ayrıca roman hayatı bir bütün olarak, ele aldığı için bütüne ulaşabilir. Ve büyük ülkelerin, büyük romancıları olur. Bizim geleneğimizde roman yok. Ancak evliya öyküleri romanı aratmayacak kadar zengin. Ayrıca romanın geçmişi Batı’da da çok yeni.

***

Pakdil Fransızca’ya vurgundu. Bir keresinde kendisine Paris’ten bir kart yazan Rasim Özdenören, onun bu tutkusunu vurgulamak için, havaalanından Paris’e giderken, şoförlerin bile Fransızca konuştuklarını yazmıştı. Ancak Pakdil Fransızca’yı böylesine sevmesine ve benim lisede yabancı dilimin Fransızca olmasına rağmen, benden habersiz beni Amerikan Kültürüne İngilizce kurslarına yazdırmıştı. Ve ben Pakdil’in özendirmesi, bir nokta da zorlamasıyla Fransızca’yı bırakıp İngilizce öğrenmek zorunda kalmıştım. Artık İngilizce gerçekten bir dünya dili oldu. İngilizce bilirseniz Fransa’da bile güçlük çekmezsiniz. Gerçi o yıllarda Ankara’ya gelen Nijeryalı Jibril Oyekan gibi, İngiltere’yi yakından tanıyanlar, İngilizce’ye fitnenin lisanı, derlerdi. Ancak fitneyi de ortadan kaldırmak için fitnenin dilini bilmek gerekir.

***

Devlet lisan okulunu da tamamlayarak, İngilizce’yi belirli bir seviyeye getirdim. Bu ara planlamadan sağlanan bir bursla İngiltere’ye gittim. Pakdil hiç unutmam, beni havaalanına kadar gelerek, Londra’ya uğurlamıştı. Ben İngiltere’den ilk mektubu ona yazdım. Türkiye’den ilk mektubu da ondan almıştım. Çok heyecan verici bir mektuptu. İngiltere’yi bir balıkçı odasına benzetiyordu. Ben bu güzel mektubu çoğaltarak, birlikte bulunduğumuz, İhsan Sezal, Mirzahan Hızal, Teyfik Topuzoğlu ve Ali Çoban’a birer kopyasını vermiştim.

Her mektubunda ayağımızı yere sağlam basarsak, Batı’nın orduları bizi yerimizden koparamaz, dediği gibi, fitne kazam İngiltere’ye karşı uyanık olmak gerektiğini sürekli vurgulardı. Bir şapka giyerek, Bunlara yaranacağımızı sanıyorduk. Saraybosna’da olduğu gibi, bizim onlar gibi yaşayarak, onların saldırısından kurtulmamız mümkün değildir. Bunun için başta edebiyat olmak üzere, her alanda Batı ile ciddi bir hesaplaşmaya hazır olmamız gerekir. Pakdil bu hesaplaşmaya iyi hazırlamak için, bize sürekli dergi, kitap ve gazete gönderirdi.

***

xPakdil her fırsatta bizim onlardan farklı olduğumuzu vurgulardı. Edebiyat dergisi de bizim oyumuzun sanattan ama yerli sanattan yana olduğunu ortaya koymak için çıkmıştı. Edebiyat düşünce hayatına yeni isimler kazandırdı. Edebiyat dergisinin açtığı yoldan sanat dünyasına ulaşan çok kişi geriye dönüp baktığında, kendisine uzananan elin Pakdil’in eli olduğunu görür.

Ben kendi payıma, bir çeviri olan ilk çalışmanın ortaya çıkmasını Pakdil’e borçluyum. Bu kendisini Pakdil aracılığıyla tanıdığım Ionesco’nun bir konuşmasıydı. O günlerde üniversite de olduğum için, başka bir isimle yayınlanmıştı. Gemuhluoğlu’na bir selam gönderelim diye, “Cehennemleşen Yeryüzü” isimli yazıya çevirmen olarak Ali İmran imzasını koymuştuk.

***

Pakdil, hem oyunlarında, hem denemeleinde kendine özgü, bugünkü anlamda postmodern diyebileceğimiz soyut bir söyleme sahipti. Zaten biz müslümanların pozitivist zihniyetin yansıması olan modern söylem içinde yer almamız düşünülemezdi. Ancak bu söylem soyut bir yapıda da olsa, somut temellere sahipti. O temel de tartışmasız Vahiy’di. Bu olguyu vurgulamak için sık sık yazılarda “Yerli Düşünce” “Vahiy Uygarlığı” gibi kavramlar geçerdi. Ve Pakdil öncülüğünde Edebiyat Dergisi öne çıkardığı düşüncenin kavramlarını oluşturmuştu. O çevreden arkadaşlar ileride Pakdil sözlüğü diye bir çalışma yaparlarsa sözkonusu özgürlük ve katkı açıkça görülecektir.

***

Sabattin Zaim Hoca Bişkek ya da Almanda bir sohbette bir fıkra anlatmıştı. O sırada tartışılan bir konu için değişik bir bağlamda anlatılan bu fıkra edebiyat ve sanat için de geçerlidir.

Bir öğrenci yazdığı kitap ile ilgili hocasının görüşlerini almak istemiş. Hocası kitabı okuduktan sonra, nasıl bulduğunu sormuş, hocası da gülümseyerek, “İyi ve güzel” demiş.

Bu cevaptan mutlu olan öğrenci, demek beğendiniz. Buna çok sevindim demiş.

Hocası da evet beğendim. Ancak, güzeller yeni, yeniler de güzel değil, diyerek, cevap vermiş.

***

Sanatta evrensel olabilmek için hem güzel, hem de yeni sözler söylemek zorunludur. Çağın ritmini yakalamada elimizdeki en güçlü silah sanattır. Çünkü gönüllerin fethi, ülkelerin fethinden çok daha önemlidir. Gönülleri fethedemeyenler, medeniyet hesaplaşmasında yenik düşmeye mahkumdurlar. Gönüllerle savaşmak ordularla savaşmaktan çok daha güçtür. Çünkü kendi gönlünü zenginleştiremeyenler başkalarının gönlüne giden yolları açamazlar.

***

Medeniyet hesaplaşmasında sanat ve edebiyatın yerinin bilincinde olan Pakdil, sık sık arkadaşlar “Benim oyum Edebiyata”, “Ben oyumu sanattan yana kullanıyorum”, derdi. Gerçekten oy ya da tercih kurşun gibidir. Bu yüzden iyi hedefe iyi nişan alındığında, onikiden vurulur ve o vuruşta hayat vardır. Hedef de Pakdil'in her fırsatta vurguladığı gibi sanattır.

***

Başımız dara düştüğünde, örneğe ihtiyacımız olduğunda ustalarımıza dönmeliyiz. Şimdi Gemuhluoğlu’nun Pakdil’e yazdığı kartı daha iyi anlıyorum. Hacı Bayram’dan Bayazıt’a kadar uzanan zincirde her halkanın ayrı bir yeri ve önemi var. O eşsiz zincirin halkalarını milyonlarca taneli bir tesbih gibi düşünürsek, o teshibin imamesi Pakdil’in yazılarında “Önder” dediği Peygamberimizdir. Bizim sanat O’nu yorumlamayı amaçlayan, Mesnevi gibi: “Varoluşun romanıdır.”

***

O’na ulaşmada, O’nun zenginliğini anlamada ve anlatmada elimizde sanattan başka silah yoktur. xPakdil usta gibi o silahı ustalıkta kullananları kutlamak gerekir. Çünkü bu sevgiyle silahlanmak demektir. Hayatı yaşanır kılacak olanlar, sevgiyle silahlananlardır.

 

 

TecnoWeb EDY © 2002 - 2016 Hata Bildirin | Yasal Uyarılar | eMail Kayıt | Mobil Cihazda Aç +90 532   291 7896